Tıpta Uzmanlık Tezleri

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 16 / 16
  • Öğe
    Acil servis travma hastalarında travma şiddetinin peritravmatik stres ölçeği özelinde değerlendirilmesi
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Pakır, Hasan; Yılmaz, Banu Karakuş
    Bu çalışma, acil servise başvuran travma hastalarında travma şiddeti ile peritravmatik dissosiyatif tepkiler arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Travma şiddeti Injury Severity Score (ISS) ile, dissosiyatif yanıt düzeyi ise Peritraumatic Dissociative Experiences Questionnaire (PDEQ) ile ölçülmüş; veriler tanımlayıcı, karşılaştırmalı, korelasyon ve regresyon analizleri yoluyla değerlendirilmiştir. Araştırmaya Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne travma nedeniyle başvuran 200 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 37,47 ± 14,95 yıl olup, %64'ü erkektir. Ortalama ISS skoru 7, PDEQ skoru ise 16 olarak saptanmıştır. Travma şiddeti arttıkça dissosiyatif tepkilerde anlamlı bir artış gözlenmiş, ISS değeri yüksek bireylerde PDEQ ?20 olasılığı anlamlı düzeyde artmıştır (OR = 3,44; p = 0,004). ROC analizine göre ISS için AUC değeri 0,677 olarak bulunmuş, en iyi ayırıcı eşik değeri ISS = 10 olarak hesaplanmıştır. Cinsiyet değişkeni dissosiyatif etkilenim açısından anlamlı bulunmuş, kadınlarda PDEQ skorları daha yüksek saptanmıştır. Çoklu regresyon analizinde ISS ve cinsiyet bağımsız parametre olarak öne çıkarken, yaşın etkisi anlamlı bulunmamıştır. AIS dağılımı ekstremite ve yüz bölgelerinde yoğunlaşmakta olup, baş-boyun travmalarında belirgin sayıda orta-yüksek şiddette yaralanma tespit edilmiştir. Sonuç olarak, kadın cinsiyette travma şiddeti arttıkça stres düzeyi artmaktadır. Yaş ise stres düzeyini etkilememektedir. Yalnızca fiziksel travma şiddetinin değil, bireysel ve psikososyal değişkenlerin de peritravmatik dissosiyasyonun gelişiminde etkili olduğunu göstermektedir. Acil servis ortamında travma sonrası psikolojik etkilenimi erken dönemde belirlemeye yönelik değerlendirmelerin yapılması, bütüncül sağlık hizmeti sunumu açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Dissosiyasyon; Travma Şiddeti; ISS Skoru; PDEQ; Acil Servis
  • Öğe
    Alfa lipoik asit ve nörotropik vitamin kullanan diyabetik nöropatili hastalarda retinal yapıların değerlendirilmesi
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Uzuntaş, Şahnura; Keşkek, Şakir Özgür
    Tip 2 diyabetin görülme sıklığı hızla artmakta ve kontrolsüz kronik hiperglisemi, mikrovasküler komplikasyonlara yol açmaktadır. Diyabetik nöropati, sinir hasarıyla karakterize, yaşam kalitesini olumsuz etkileyen yaygın bir komplikasyondur. Alfa lipoik asit ve nörotropik vitaminlerinin antioksidan ve sinir koruyucu etkileri bilinmekte olup, son yıllarda bu bileşiklerin retinal yapılar üzerindeki olası etkileri de dikkat çekmektedir. Bu çalışmada, diyabetik nöropatili tip 2 diyabet hastalarında alfa lipoik asit ve nörotropik vitaminlerinin retinal gangliyon hücre tabakası (GCL) ve santral retinal kalınlık (CRT) üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Retrospektif olarak planlanan çalışmaya, poliklinik başvuruları taranan 1150 hasta arasından, tip 2 diyabet tanılı ve en az 6 aylık takip verisi bulunan diyabetik nöropatili 79 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar, tedavi almayanlar, yalnızca alfa lipoik asit kullananlar ve alfa lipoik asit ile nörotropik vitamin kombinasyonu kullananlar olarak üç gruba ayrıldı. Tüm hastaların 0, 3. ve 6. aylarda yapılan optik koherens tomografi (OCT) ölçümleri incelendi. Alfa lipoik asit ve nörotropik vitaminlerinin GCL ve CRT üzerindeki koruyuculuğu araştırıldı. Alfa lipoik asit ve nörotropik vitamini kombinasyonu kullanan grupta, bilateral GCL ve CRT değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yapısal korunma sağlandı (p=0,0007 ve p<0,001; p=0,047 ve p=0,001). Sonuç olarak, alfa lipoik asit ve nörotropik vitaminler, diyabetli bireylerde retinal yapıların korunmasına katkı sağlayabilir ve diyabetik retinopatili hastalarda retinal koruyucu tedavi seçeneği olarak değerlendirilebilir.
  • Öğe
    Tip 2 diyabetli kadın hastalarda serum magnezyum düzeyi ile cinsel fonksiyonlar arasındaki ilişki
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Kaya, Seher; Keşkek, Şakir Özgür
    Tip 2 diyabetin görülme sıklığı hızla artmakta ve kontrol edilemeyen kronik hiperglisemi ciddi komplikasyonlara yol açmaktadır. Cinsel işlev bozukluğu karmaşık bir patogenezi olan diyabetin yaygın fakat ihmal edilen komplikasyonlarından biridir. Magnezyum, glukoz homeostazisinde ve insülin duyarlılığında rol oynayan önemli bir hücre içi katyon olup tip 2 diyabetli hastalarda seviyelerinin düşük olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada tip 2 diyabetli kadın hastalarda serum magnezyum düzeyleri ile cinsel işlev bozukluğu arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Kesitsel olarak planlanan bu çalışmaya 167 tip 2 diyabetli ve 168 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 335 kadın dahil edildi. Serum magnezyum seviyeleri ölçüldü ve kadın cinsel işlev fonksiyon indeksi puanları hesaplandı. Cinsel işlev bozukluğunu değerlendirmek için kadın cinsel işlev indeksinin Türkçe versiyonu kullanıldı. Magnezyum düzeyleri ile kadın cinsel işlev fonksiyon indeksi skoru arasındaki ilişki araştırıldı. Tip 2 diyabetli hastalarda serum magnezyum düzeyleri ve kadın cinsel işlev fonksiyon indeks skorları anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,001). Magnezyum düzeyleri ile kadın cinsel işlev indeksi puanları arasında anlamlı pozitif korelasyon gözlendi (p <0,001, r = 0,453). Düşük plazma magnezyum konsantrasyonları, tip 2 diyabetli kadın hastalarda cinsel işlev bozukluğuna yol açabilir. Bu nedenle tip 2 diyabetli hastalarda magnezyum düzeyleri kontrol edilmeli ve bu gibi durumlarda magnezyum takviyesi tamamlayıcı tedavi olarak düşünülmelidir.
  • Öğe
    Hemodiyaliz Hastalarında Modifiye CHA2DS2-VASc HSF Skorunun Yaşamı Tehdit Eden Olaylar ve Mortaliteyi Öngörmede Yeri
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Gündoğdu, Mustafa; Eren, Zehra
    Kronik böbrek hastalığı (KBH), dünya genelinde giderek artan yaygınlığı ve yüksek morbidite-mortalite oranları ile önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu hastaların önemli bir bölümü yaşamlarını hemodiyaliz (HD) tedavisi ile sürdürmektedir. HD hastaları, KBH'nın erken evrelerinden itibaren çok sayıda komplikasyon ve ölüm riski ile karşı karşıyadır. Bu nedenle risk faktörlerinin erken dönemde tanımlanması ve etkili bir şekilde yönetilmesi büyük önem taşımaktadır. Modifiye CHA?DS?-VASc HSF skorunun prognoz ve mortalite ile ilişkisini araştıran çeşitli çalışmalar literatürde mevcuttur. Bu tez çalışmasında, hemodiyaliz hastalarında bu skorlama sisteminin miyokard enfarktüsü, kardiyak revaskülarizasyon ihtiyacı, inme gibi yaşamı tehdit eden olaylar ile tüm nedenlere bağlı mortaliteyi öngörme gücünü değerlendirmek amaçlanmıştır. Çok merkezli ve retrospektif tasarıma sahip bu çalışmaya, 2023 yılına ait hastane verileri incelenmiş ve en az 3 aydır HD tedavisi almakta olan, 18 yaş ve üzeri 248 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yıl başındaki verilerine göre modifiye CHA?DS?-VASc HSF skorları hesaplanmış; takip eden 12 aylık süreçte gelişen miyokard enfarktüsü, perkütan koroner girişimler, koroner by-pass operasyonları, inme ve mortalite kayıtları analiz edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %60,1'i erkek olup, yaş ortalaması 62,8±13,1 olarak belirlenmiştir. Ortalama skor 3,64±1,8 olup, %3,2'sinde kardiyak olaylar, %2,8'inde serebrovasküler olaylar, %11,3'ünde ise mortalite gözlenmiştir. CHA?DS?-VASc HSF skorunun ?4,5 olması; hem mortalite (p=0,000) hem de serebrovasküler olay riski (p=0,002) açısından anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak, modifiye CHA?DS?-VASc HSF skoru, hemodiyaliz hastalarında özellikle serebrovasküler olay ve mortalite riskinin öngörülmesinde kullanılabilecek etkili ve pratik bir tarama aracı olarak değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, CHA?DS?-VASc HSF, Prognoz, Mortalite
  • Öğe
    Vajinal laksisite ve pelvik taban hasarı nedeniyle pelvik organ prolapsusu olan hastalarda preoperatif ve postoperatif dönemde VTİ cihazı ile vajinal duvar ve ligament basınçlarının değerlendirilmesi
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Güllüoğlu, Ahmet; Deniz, Alparslan
    ÖZET Amaç: Bu çalışma, pelvik organ prolapsusu (POP) nedeniyle cerrahi uygulanan kadın hastalarda, cerrahinin vajinal ve pelvik destek dokular üzerindeki biyomekanik etkilerini Vajinal dokunsal görüntüleme (VTI) cihazı ile değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Çalışmaya POP tanısı almış evre 1 ve üzeri prolapsusu olan 32 kadın hasta ve kontrol grubu olarak POP bulgusu olmayan 30 sağlıklı kadın dahil edilmiştir. Tüm hastalara preoperatif ve postoperatif 6. ayda VTI cihazı ile ölçümler yapılmıştır. VTI cihazı; doku direnci, kasılma gücü ve elastisite gibi pelvik yapıların fonksiyonel bütünlüğünü sekiz farklı ölçüm protokolü ile değerlendiren bir cihazdır. Ölçüm verileri istatistiksel analiz ile karşılaştırılmış, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: VTI ile ölçülen bazı vajinal duvar ve ligament basınç parametrelerinde postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler gözlenmiştir. Hasta grubu preoperatif ve postoperatif 6. ay ölçüm değerleri arasındaki fark kıyaslamasında P2max_a (-2,9 ve p<0,05), P2max_p (-2,0 ve p<0,05), 3P1_I (-1,2 ve p<0,05) ve Df_p ( 0,5 ve p<0,05) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. Özellikle anterior ve posterior vajinal duvar ile uterosakral ve kardinal ligament bölgelerinde kasılma kuvveti, elastisite ve doku direncine ait verilerde cerrahi sonrası iyileşme görülmüştür. Sonuç: POP cerrahisi, yalnızca anatomik onarım sağlamakla kalmayıp pelvik yapıların fonksiyonel ve biyomekanik özelliklerinde de anlamlı iyileşme sağlamaktadır. VTI cihazı, cerrahi etkinliği objektif olarak değerlendirmek için güvenilir ve tekrarlanabilir bir araçtır. Bu çalışma, POP tedavisinde doku kalitesinin izlenmesinde VTI cihazının rolünü desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: POP (Pelvik organ prolapsusu), VTİ (Vajinal Taktil Imaging), ligament basıncı, elastisite, doku direnci.
  • Öğe
    Osteoporozu olan hastalarda pankreas ekzokrin yetersizliği
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Hacıçavuşoğlu, Ayşe; Keşkek, Şakir Özgür
    Osteoporoz; genetik, hormonal ve çevresel faktörlerin etkisiyle geliştiği düşünülen multisistemik bir kemik hastalığıdır. Toplum genelinde artan yaşlı nüfus ile birlikte sık görülmesi nedeniyle önemli bir halk sağlığı problemidir. Birçok sistem ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda gastrointestinal sistem ile ilişkisi de merak konusu olmuştur. Pankreas ekzokrin yetersizliği (PEY), pankreastan salgılanan sindirim enzimlerinin eksikliği ya da etkisizliği sonucu gelişen bir hastalıktır. Sebep olduğu malabsorbsiyon nedeniyle kemik sağlığını da olumsuz etkilediği düşünülmektedir. Buradan yola çıkarak çalışmamızda osteoporoz hastalarında PEY sıklığının araştırılması amaçlandı. Kesitsel olarak planlanan çalışmaya osteoporozu olan 109 hasta ve osteoporozu olmayan 92 hasta olmak üzere toplam 201 postmenopozal kadın dahil edildi. Tüm katılımcılar pankreas ekzokrin yetersizliği için PEI-Q (Pancreatic Exocrine Insufficiency Questionnaire) anketi ile tarandı. Biyokimyasal parametreleri kaydedildi. Osteoporozlu hastalarda pankreas ekzokrin yetersizliği anlamlı düzeyde daha fazla bulundu (p=0.003). Ayrıca, PEI-Q skorları osteoporozu olan hastalarda daha yüksek hesaplandı (p=0.001). Osteoporozun erken tanısı ve etkili bir şekilde tedavi edilmesi, sebep olduğu sonuçlardan dolayı önemlidir. PEY; sık görülen ancak farkındalığı az olan bir gastrointestinal hastalık olup, osteoporozun nedenlerinden birisi olabilir. Osteoporozlu hastalarda PEY'in araştırılması ve tedavi edilmesi, osteoporoz tedavisinde tamamlayıcı bir etki yaratabilir. Anahtar kelimeler: Osteoporoz, Malabsorbsiyon, Pankreas Ekzokrin Yetersizliği, PEI-Q Anketi
  • Öğe
    Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan hastalarda periferik arter hastalığı ciddiyeti ile FEV1/FVC oranı arasındaki ilişki
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Ötegen, Alper Tunga; Köseoğlu, Cemal
    Giriş: Periferik arter hastalığı (PAH) ve Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), dünya nüfusunun büyük bir kısmını etkileyen mortalitesi ve morbiditesi yüksek olan iki önemli hastalıktır. Ülkemizde prevalansı giderek artan bu hastalıklar, işgücü ve fonksiyon kaybı, ekstremite ampütasyonu hatta mortaliteye sebep olabilmektedir. Amaç ve yöntem Kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve periferik arter hastalığı günümüzde sık görülen ve sıklığı artan iki hastalıktır. Sigara dumanı, kötü yaşam koşulları ve inflamasyon gibi tetikleyiciler bu iki hastalığa sebep olabilmekte ve prognozu kötüleştirebilmektedir. Periferik arter hastalığı tanısında invaziv ve noninvaziv tanı yolları bulunmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olup Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran hastalarda periferik arter hastalığı ciddiyeti ile FEV1/FVC oranı arasındaki ilişkiyi saptayarak ciddi KOAH'lı hastalarda noninvaziv olarak periferik arter hastalığının ciddiyetinin öngörmeye yardımcı olmak. Çalışmaya 90 hasta dahil edildi. Hastalara periferik anjiyografi ve solunum fonksiyon testi yapıldı. TASC sınıflamasına göre hastalar hafif düzeyde periferik arter hastalığı ve şiddetli periferik arter hastalığı olmak üzere iki gruba ayrıldı ve karşılaştırıldı. FEV1/FVC değerindeki azalma ile yüksek TASC skorları arasında anlamlı bir ilişkili saptandı. (p<0,001) Sonuç olarak, KOAH'lı hastalarda sistemik damar hastalıklarına karşı daha dikkatli olunması gerekmektedir.
  • Öğe
    Polikistik Over Sendromu olan hastalarda tedavi sürecinde yaşam kalitesini arttırmaya dair motivasyonlarını ve engelleyen faktörleri anlamak
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) İşçen, Afra Nur; Aksoy, Lale
    Polikistik Over Sendromu (PKOS) olan bireylerin tedavi sürecinde saglik ve zindelik davranslarin neyin motive ettigini anlamak ve bu davranislari engelleyen zorluklari,çatismalari ve etkenleri belirlemek ve PKOS'lu hastalarin yasam kalitesini arttirmaya yönelik motivasyonlarini ve engelleyici faktörleri anlayarak, tedavi stratejilerini nasil optimize edilecegi konusunda bilgi saglamasi amaçlanmaktadir. Prospektif olarak planlanan bu çalismada 01/10/2024-01/07/2025 tarihleri arasinda Alaaddin Keykubat Üniversitesi Alanya Egitim Arastirma Hastanesi Kadm Hastahklari ve Dogum Poliklinigi'ne basvuran 18-45 yaslari arasinda gebe olmayan premenopozal kadinlardan 84 PKOS tanisi almis hastalar ve kontrol grubu olarak PKOS tanisi dislanmis 82 saglikl kadin bireyler olmak üzere 166 olusturdu. Çalismada, Egzersiz Motivasyonu Tutum Ölçegi'nin "egzersiz motivasyonu olumsuz tutum ve disünce" alt boyutunda PKOS grubuyla kontrol grubu arasinda istatistiksel olarak anlamlr bir fark bulunmustur (p-0,042). Ancak, "pozitif bakrg açisi ve saghk" ile "fiziksel görinüm ve saglk" alt boyutlarnda iki grup arasinda anlaml.bir farklilik saptanmamistur (p>0,05). Son 6 ayda kilo degisimi degerlendirildiginde, kontrol grubunda kilo degisimi yasayan kigi sayistnun PKOS grubuna kryasla istatistiksel anlaml.düzeyde daha yüksek oldugu bulundu (p-0,003). Çaligmamiz PKOS'lu kadinlarda genel motivasyonel göstergelerin kontrol grubuyla benzer oldugunu, ancak davranns degisikliginin önünde spesifik engellerin bulundugunu göstermektedir. Egzersiz ve beslenme tutumlarindaki bu farkluliklar, PKOS yönetiminde kisisellestirilmis ve çevresel kogullara duyarl yaklasimlarin gerekliligini ortaya koymaktadir. Anahtar Kelimeler: Beslenme, Egzersiz, Fiziksel aktivite, PKOS, Polikistik over sendromu
  • Öğe
    Akut böbrek hasarı: Etiyoloji ve hastalık seyri
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Karasak, Zekeriya; Eren, Zehra
    Akut böbrek hasarı (ABH), ani ve genellikle geri dönüşümlü böbrek fonksiyon kaybıyla karakterize ciddi bir klinik tablodur. Son yıllarda, ABH sonrası dönemde gelişebilen ve hem kısa hem de uzun vadeli sonuçlar doğurabilen akut böbrek hastalığı (ABHa) kavramı tanımlanmıştır. ABHa, ABH ile kronik böbrek hastalığı (KBH) arasında bir geçiş evresi olarak kabul edilmekte olup, prognoz üzerinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Ancak ABHa'nın insidansı, risk faktörleri ve uzun dönem klinik sonuçları hâlâ yeterince aydınlatılamamıştır. Öte yandan, mevcut KBH zemininde gelişen ABH, yani akut-on-KBH (A-KBH) olguları da ABHa gelişimi ve kötü prognoz açısından yüksek riskli bir grubu temsil etmektedir. Bu retrospektif çalışma, 1 Ocak 2022 – 31 Aralık 2024 tarihleri arasında hastanemiz dahiliye servisinde izlenen 228 hastayı kapsamaktadır. KDIGO kılavuzları esas alınarak ABH ve A-KBH tanımlamaları yapılmış; hastalar etiyolojik olarak prerenal, intrarenal ve postrenal gruplara ayrılmıştır. ABHa tanı kriterleri olarak ABH varlığı, GFR <60 mL/dak/1,73 m², GFR'nin %35'ten fazla düşüş ya da serum kreatinin düzeyinde %50'den fazla kullanılmıştır. Risk faktörleri arasında ileri yaş, diabetes mellitus, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalık, malignite, sepsis ve nefrotoksin maruziyeti incelenmiştir. Böbrek fonksiyonları tanıda, 7. günde (±2 gün) ve 90. günde (±15 gün) değerlendirilmiş; geçici/kalıcı diyaliz ihtiyacı, yeni tanı KBH, KBH progresyonu ve 90 günlük mortalite oranları belirlenmiştir. Çalışmaya toplam 228 hasta dahil edilmiştir; bunların 145'i (%63,6) akut böbrek hasarı (ABH), 83'ü (%36,4) kronik böbrek hastalığı (KBH) zemininde gelişen ABH (A-KBH) olgularından oluşmaktadır. Ortalama yaş 69,6±13,2 yıl olup, A-KBH grubundaki hastalar belirgin olarak daha yaşlıdır (72,7±11,0 vs. 67,7±14,4 yıl). Cinsiyet dağılımı ise %54,8 erkek (n=125) ve %45,2 kadın (n=103) şeklindedir. ABH etiyolojisinde en sık görülen neden intrarenal (%42,1; n=96) olup, bunu prerenal (%38,2; n=87) ve postrenal (%19,7; n=45) nedenler izlemiştir. KDIGO evrelemesine göre olguların %34,2'si evre 1 (n=78), %27,6'sı evre 2 (n=63) ve %38,2'si evre 3 (n=87) olarak sınıflandırılmıştır. Birincil sonlanım olan akut böbrek hastalığı (ABHa), tüm kohortta %46,1 (n=105) oranında saptanmıştır. Alt gruplar incelendiğinde, ABHa sıklığı A-KBH'de %59,0 (n=49) iken, izole ABH'de %38,6 (n=56) bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,003). Sekonder sonlanımlar arasında, geçici hemodiyaliz gereksinimi ABHa varlığında her iki grupta da artış göstermiştir. Kalıcı hemodiyaliz ihtiyacı, A-KBH grubunda ABH'ye göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (%12,0 vs. %2,8; p=0,005). 90. gün takiplerinde, ABH grubunda yeni tanı KBH %42,9, A-KBH grubunda ise KBH progresyonu %72,5 oranında izlenmiştir (her ikisi için p<0,001). Ayrıca, 90 günlük mortalite, A-KBH'de %19,3, ABH'de ise %9,7 olup bu fark da istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,039). Bu bulgular KBH zemininde gelişen ABH, izole ABH'ye kıyasla üç aylık dönemde daha yüksek ABHa sıklığı, daha fazla kalıcı diyaliz gereksinimi ve daha yüksek mortalite ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle ABHa gelişimi hem yeni KBH tanısı hem de KBH progresyonu için güçlü bir öngörücü faktör olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle, taburculuk sonrası erken dönemde (ilk hafta) ve 3. ayda yapılacak yakın nefrolojik izlemler ile nefrotoksinlerden kaçınma ve hemodinamik optimizasyonu hedefleyen ikincil korunma stratejilerinin standardize edilmesi önem arz etmektedir.
  • Öğe
    Büyüme çizgisi kırıklarının tanısında nokta bakım ultrasonografinin doğruluğunun değerlendirilmesi
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Gürkan, Onur; Kozacı, Nalan
    Bu tez çalışmasının amacı, acil servise travma nedeni ile başvuran ve fizik muayenesinde büyüme çizgisi kırığı şüphesi olan pediatrik hastalarda, kırıklarının tanısı ve kırık özelliklerinin tanımlanmasında Point of Care Ultrasound (POCUS)'un etkinliğini direk grafi (XR) ile karşılaştırılarak ortaya koymaktır. Prospektif olarak yapılan bu tez çalışmasına acil servise travma nedeniyle başvuran, hayati tehlikesi olmayan, klinik bulguları stabil olan, fizik muayenede büyüme çizgisi kırık şüphesi olan 0-18 yaş arasındaki çocuk hastalar alındı. Hastaları değerlendiren ilk hekim POCUS muayenesi yaptı, ikinci hekim XR görüntülerini yorumladı. XR ve POCUS görüntülerinde kırık varlığı, fizise uzanımı, ekleme uzanımı açılanma, basamaklanma, kırık tipi, çıkık ve Salter-Harris (SH) sınıflaması değerlendirildi. POCUS'un XR'a göre doğruluğunu değerlendirmek için ROC (Receiver operating characteristic) analizi ve Kappa (?) değeri kullanıldı. ? büyüklüğüne göre uyumluluk derecelendirildi. ? değerinin 0.75'ten büyük olması mükemmel uyum; 0.75-0.40 arası orta uyum; 0.40'ın altında olması ise zayıf uyum olarak kabul edildi. Çalışmaya 117 hasta alındı. Bu hastaların 85'inde kırık saptandı. XR ile karşılaştırıldığında POCUS'un kırığı saptamada sensitivitesi %97, spesifitesi %94, fizis kırığını saptamada sensitivitesi %94, spesifitesi %96, ekleme uzanan kırığı saptamada sensitivitesi %60, spesifitesi %71 bulundu. Açılanma, basamaklanma ve komşu kemik kırığı için sensitivite %100 olarak hesaplandı. POCUS'un XR'a göre kırıkların tiplendirilmesinde kappa değeri 0.881; çıkıkların tespit edilmesinde 0.742 bulundu. XR'da tespit edilen fizis kırıklarının 8'i (%50) SH tip II, 3'ü (%19) SH tip III, 5'i (%31) SH IV idi. SH sınıflamasında POCUS'un XR'a göre kappa değeri 0.682 bulundu. POCUS ile hastaların 30'unda (%26) dokuda hematom ve 5'inde (%4) hemartroz saptandı. Çocuklarda travmaya bağlı kemik kırıklarının görüntülenmesinde, fizise uzanan kırıkların saptanmasında POCUS'un duyarlılığı yüksektir. Aynı zamanda POCUS ile yumuşak doku yaralanmaları görüntülenebilir. Buna karşılık kırığın eklem içine uzanımında, çıkıkların tespit edilmesinde ve SH sınıflamasında XR ile POCUS arasında orta düzeyde uyum vardır. Anahtar Kelimeler: Fizis, kırık, çocuklar, direkt grafi, POCUS
  • Öğe
    Bristol ve LATCH Emzirme Değerlendirme Ölçeklerinin karşılaştırılması
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Kaya, Fatma Erva; Say, Birgül Livaoğlu
    ÖZET Bristol ve LATCH Emzirme Değerlendirme Ölçeklerinin Karşılaştırılması, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi Anne sütü, bebeklerin büyüme ve gelişimi için temel besin kaynağıdır. Emzirme başarısını değerlendirmek, desteğe ihtiyaç duyan anneleri belirlemek ve emzirme oranlarını artırmak için objektif ölçüm araçlarına ihtiyaç vardır. Bristol Emzirme Değerlendirme Ölçeği (BEDÖ) ve LATCH ölçekleri bu amaçla yaygın kullanılmaktadır. Çalışmamız Eylül 2024 ile Mart 2025 tarihleri arasında Alaaddin Keykubat Üniversitesi Tıp Fakültesi Alanya Eğitim Araştırma Hastanesi'nde miadında doğum yapan sağlıklı 157 anne ve bebeğin katılımı ile prospektif ve kesitsel şekilde yürütülmüştür. Katılımcılara doğum sonrası ilk 24 saatte ve taburculuk sonrası ilk hafta poliklinik başvurusu sırasında BEDÖ ve LATCH ölçekleri uygulanmıştır. Bebeklerin beslenme durumu 14. ve 40. günlerde telefonla takip edilmiştir. Annelerin yaş ortalaması 29,02 ± 6,29 yıl (min:18, maks:45) olup, %58,0'ı (n=91) emzirme eğitimi almıştır. Planlanan emzirme süresi 21,70 ± 5,37 ay (min:2, maks:48), planlanan yalnızca anne sütü ile beslenme süresi ise 6,80 ± 3,56 ay (min:2, maks:24) olarak bildirildi. Emzirme skorları, ilk 24 saatte BEDÖ için 6,37 ± 1,92 ve LATCH için 8,03 ± 1,79 iken; ilk haftada BEDÖ için 7,48 ± 1,10 ve LATCH için 9,10 ± 1,33 olarak bulundu. Her iki ölçekte de 7. gün skorlarının ilk gün skorlarına göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Yalnızca anne sütü ile beslenme oranı, ilk 24 saatte %83,4 (n=132) iken; 7. günde %68,8 (n=108), 14. günde %71,9 (n=113) ve 40. günde %68,8 (n=108) olarak saptandı. Korelasyon analizlerinde ilk 24 saat ve ilk hafta BEDÖ ve LATCH skorları arasında güçlü pozitif korelasyon (r=0,783, r=0,719, p<0,001) olduğu görüldü. Lojistik regresyon analizinde; ilk 24 saatte sadece anne sütü ile beslenme olasılığını anne yaşındaki bir yıllık artışın %13,5 azalttığı (OR:0,865, p=0,010); LATCH skorundaki bir puanlık artışın ise 2,8 kat artırdığı (OR:2,783, p<0,001) saptandı. Postnatal 40. Günde sadece anne sütü ile beslenme olasılığını annede sağlık sorunu olmamasının 4,6 kat (OR:4,606, p=0,007), çekirdek ailede yaşamanın 23 kat (OR:22,985, p=0,002); ilk 24 saat LATCH skorundaki bir puanlık artışın 1,6 kat (OR:1,619, p=0,001), ilk hafta BEDÖ skorundaki bir puanlık artışın 1,8 kat (OR:1,782, p=0,018) artırdığı, annenin emzirme eğitimi almamış olmasının ise aynı olasılığı %93,5 azalttığı (OR:0,065, p=0,004) saptandı. ROC analizi sonuçlarında ise postnatal 40. günde sadece AS ile beslenmeyi öngörmede ilk 24 saat BEDÖ?6, LATCH?7; ilk hafta BEDÖ?7, LATCH?8 olarak birlikte değerlendirildiğinde bu kesim değerleri anlamlı bulundu. [AUC=0,695 (%95 GA:0,602-0,789; p<0,001) (sensitivite: %88, Spesifite: %47)] Klinik sonuçlarda ise sadece anne sütü ile beslenen bebeklerin doğum ağırlığını 6,44 ± 2,17 günde, formül mama kullanan bebeklerin ise 7,98 ± 2,91 günde (p<0,001) yakaladığı, sadece anne sütü ile beslenenlerde yenidoğan yoğun bakım yatış oranının anlamlı düzeyde düşük olduğu görüldü (p=0,020). BEDÖ ve LATCH ölçekleri emzirme başarısının erken dönem değerlendirilmesinde ve uzun dönem emzirme devamlılığının öngörülmesinde güvenilir ve birbirinin alternatifi olarak kullanılabilecek araçlardır. Emzirme eğitimi, aile yapısı ve erken dönem emzirme skorları, 40. günde sadece anne sütü ile beslenmenin en güçlü belirleyicileri olarak saptanmıştır. Bu çalışmanın sonuçları risk altındaki anne ve bebeklerin erken tanınması ve desteklenmesi için objektif değerlendirme araçlarının önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Anne sütü, emzirme, LATCH, Bristol Emzirme Değerlendirme Ölçeği.
  • Öğe
    Travmada tüm vücut bilgisayarlı tomografi taramasının tanısal yararı
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Murat, Zeynep Selin; Yılmaz, Banu Karakuş
    Amaç: Bu çalışmanın amacı, tüm vücut bilgisayarlı tomografinin (TVBTT) travma hastalarında tanısal etkinliğini belirlemek, görüntüleme endikasyonlarının uygunluğunu analiz etmek ve bu verilerin hastane sonlanımları üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Ayrıca TVBTT'nin gereksiz kullanım oranını ve klinik karar süreçlerine katkısını irdelemek amaçlanmıştır. Yöntem: Bu retrospektif tanımlayıcı çalışma, Ocak 2024 – Temmuz 2024 tarihleri arasında üçüncü basamak bir eğitim ve araştırma hastanesinin acil servisine başvuran ve TVBTT uygulanan 531 erişkin travma hastasını kapsamaktadır. Hastalar, travma mekanizması (yüksek vs. düşük enerjili), BT endikasyonu varlığı, radyolojik bulgu durumu, laboratuvar verileri (WBC, laktat), vital bulgular ve hastane sonlanımı (YBÜ yatışı, entübasyon, mortalite) açısından değerlendirilmiştir. BT sonuçları pozitif/negatif olarak sınıflandırılmış; çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile BT pozitifliğini öngören faktörler belirlenmiştir. Tanısal verimlilik, endikasyon uygunluğu ve sonlanım ilişkileri istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır (p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir). Bulgular: Değerlendirilen 531 hastanın 296'sında (%55,7) en az bir pozitif BT bulgusu saptanmıştır. Yüksek enerjili travma geçiren 288 hastanın 224'ünde (%77,8), düşük enerjili travmalı 243 hastanın ise yalnızca 68'inde (%28) BT pozitifliği izlenmiştir (p<0.001). Endikasyon kriterleri dışında BT uygulanan 192 hastanın 113'ünde (%58,9) herhangi bir patoloji saptanmamıştır. Pozitif BT grubunda toraks travması (%27,9), kafa travması (%19,0), batın içi organ yaralanması (%17,5) ve vertebra kırığı (%13,4) en sık saptanan VII bulgulardır. BT ile saptanan "sessiz yaralanmalar" 122 hastada izlenmiş ve bunların 47'sinde (%38,5) tedavi stratejisi değiştirilmiştir. Lojistik regresyon analizinde yaş (OR: 1.030; p=0.001), laktat düzeyi (OR: 2.939; p=0.040) ve WBC (OR: 1.080; p=0.021), pozitif BT ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Pozitif BT grubunda YBÜ yatışı (%24,3) ve hastane içi mortalite oranı (%5,1), negatif gruba göre anlamlı olarak daha yüksektir (p<0.05). Sonuç: TVBTT, travma hastalarında özellikle yüksek enerjili mekanizmaya sahip olgularda yüksek tanısal doğrulukla kritik yaralanmaları ortaya koymakta ve klinik karar süreçlerini anlamlı şekilde yönlendirmektedir. Ancak, çalışmada endikasyon dışı TVBTT oranının %36,1 düzeyinde olması ve bu hastaların çoğunda pozitif bulgu saptanmaması, gereksiz radyasyon yükü ve kontrast kaynaklı riskler açısından dikkate değerdir. Klinik muayene, travma mekanizması ve biyobelirteçlerin birlikte değerlendirilmesi ile geliştirilecek seçici BT algoritmaları sayesinde tanısal etkinlik artırılabilir, kaynak israfı ve hasta maruziyeti azaltılabilir. Bu bağlamda, ATLS, ACS-TQIP ve REACT-2 gibi kılavuzlara uygun, çok parametreli, algoritmik görüntüleme protokollerinin klinik pratiğe entegrasyonu önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Travma, Tüm vücut BT, WBCT, Multitravma, Travma Görüntüleme, Travma Laktat, Yaralanma Dağılım, Acil Servis Travma Görüntüleme.
  • Öğe
    Sjögren sendromlu hastalarda pankreas ekzokrin yetmezliği
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Raufoğlu, Cihad; Keşkek, Şakir Özgür
    Sjögren sendromu (SS), klinik olarak hastalarda ağız ve göz kuruluğu şikayetleri ile ortaya çıkan, histolojik olarak gözyaşı ve tükürük bezlerinde fokal lenfositik infiltrasyonlar ile karakterize, nedeni bilinmeyen kronik bir enflamatuvar hastalıktır. Yetişkin popülasyonda primer Sjögren Sendromu (pSS) yıllık insidansı 100.000 kişide 3 ila 11 olgu arasında değişmekte olup, prevalansı ise %0,01 ile %0,72 arasında bildirilmektedir. Kadınlarda erkeklere kıyasla daha sık görülür (14:1) ve ortalama başlangıç yaşı 53.2'dir. Hastalığın tek başına bulunması "primer" SS olarak tanımlanırken eşlik eden başka bir otoimmün hastalığın varlığında "sekonder" SS tanımı kullanılır. Gözyaşı ve tükrük bezleri dışında diğer ekzokrin bezleri de etkileyebilmektedir. Pankreas, kısmen bir ekzokrin bez olduğu için, bu hastalarında etkilendiği bildirilmiştir. Pankreatik Ekzokrin Yetersizliği (PEY), gastrointestinal sistemde enzim aktivitesinin belirgin şekilde azalması sonucu sindirim bozukluğuna yol açan bir durumdur. Enzim aktivitesindeki azalma, enzim salgısının azalması, enzim aktivasyonunun düşmesi veya enzim inaktivasyonunun artması gibi nedenlerle ortaya çıkabilir. PEY, en sık ileri evre kronik pankreatitte görülmekle birlikte, Çölyak hastalığı, Crohn hastalığı, Diabetes Mellitus ve Sjögren sendromu gibi pankreas dışı hastalıklarda da tanımlanmıştır. Pankreas ve tükürük bezleri, işlevsel ve histolojik açıdan benzer özellikler taşır; her iki organda, gastrointestinal sisteme salgılanan sindirim enzimleri ve diğer bileşenleri içeren bikarbonat açısından zengin sıvı üretir. Pankreasın diğer ekzokrin bezlerle (tükürük bezi), safra kanalıyla ve distal renal tübül ile benzerliği nedeniyle, primer Sjögren sendromu (pSS), otoimmün kronik pankreatitli hastalarda ve her iki duruma sahip hastalarda duktal hücre antijenlerine karşı antikor varlığı araştırılmıştır. Ludwig ve ark. Sjögren sendromlu (SS) 12 hasta ve romatoid artritli 31 hastanın dahil edildiği bir çalışmada, tükürük bezi duktal epitel hücrelerine karşı antikor varlığını göstermiştir. Yazarlar, bu antikorların Sjögren sendromlu hastaların %41 inde ve romatoid artritli hastaların %33'ünde pozitif olduğunu saptamıştır. Kontrol grubunda bu antikorların varlığı tespit edilmemiştir. Bu antikor için pozitif olan tüm serumlar, insan ve maymun pankreas duktal hücrelerine karşı intralobüler ve interlobüler immünfloresan reaksiyonu göstermiştir. Ayrıca bu serumlar, sağlıklı kontrollerden alınan parotis, submandibular ve lakrimal dokularda ile maymunlardan alınan dokularda pozitif boyanma sergilemiş ve bu durum, incelenen organlarda ortak bir antijenin varlığına işaret etmiştir. Aynı bağlamda, başka bir çalışma grubu, pSS li hastalarda, kronik pankreatitle ilişkili SS'li hastalarda ve idiyopatik kronik pankreatitli hastalarda pankreas duktal hücrelerinde, tükürük bezi hücrelerinde, safra kanalında ve distal renal tübül hücrelerinde eksprese edilen bir antijeni tanıyan monoklonal bir antikorun varlığını bildirmiştir. Bu antikor, alkol veya litiazis gibi diğer etyolojilere bağlı kronik pankreatitli hastalarda saptanmamıştır. Bu bulgular, bir antikorun duktal hücrelerdeki ortak bir antijene karşı yönlenmiş olabileceği fikrini desteklemiştir. Nitekim, etkilenen organdan bağımsız olarak bu antikor için pozitiflik gösteren hastaları kapsayacak şekilde "kuru bez sendromu" veya "otoimmün ekzokrinopati terimi önerilmiştir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, pankreas ekzokrin yetmezliğinin otoimmün hastalıklarda daha sık görülebileceğini öne sürmektedir. Ancak Sjögren sendromu ve PEY arasındaki ilişki hakkında yapılan çalışmalar sınırlıdır. Çalışmamızın sonuçları, sjögren hastalığının erken tanı ve tedavisine katkıda bulunarak hastalığın yönetimini iyileştirebilir.
  • Öğe
    Acil serviste kullanılan sedasyon ajanlarının optik sinir kılıf çapı üzerine etkilerinin karşılaştırılması
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Çolak, Songül; Aydın, İsmail Erkan
    Bu çalışma, acil serviste sedasyon amacıyla kullanılan propofol ve ketaminin intrakraniyal basınç (İKB) üzerindeki etkilerini, oküler ultrasonografi (USG) ile optik sinir kılıf çapını (OSKÇ) değerlendirerek karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Prospektif olarak tasarlanan bu tez çalışmasına, 1 Kasım 2023 - 31 Mayıs 2025 tarihleri arasında acil servise başvuran ve sedasyon uygulanan 18 yaşından büyük oküler hastalık ve intrakraniyal patolojisi olmayan hastalar dahil edildi. Sedasyon öncesi (SÖ) ve sedasyon sonrası (SS) kan basıncı, nabız ve SpO2 değerlendirildi. Oküler USG ile SÖ ve SS 5. dk'da her iki göz için OSKÇ ölçümleri yapıldı. Çalışmaya dahil edilen 68 hastanın 31'ine (%46) sedasyon ajanı olarak ketamin, 37'sine (%54) propofol verildi. Ketaminin SÖ OSKÇ değeri sağ gözde 3,86±0,53 mm, sol gözde 3,89±0,49 mm, SS sağda 3,86±0,56 mm, solda 3,86±0,55 mm olarak ölçüldü. Propofolün SÖ OSKÇ değeri sağda 4,26±0,40 mm, solda 4,30±0,43 mm, SS sağda 4,16±0,44 mm, solda 4,16±0,47 mm olarak ölçüldü. Ketamin sedasyonu sonrası OSKÇ'de anlamlı bir değişim gözlenmedi (P>0,05). Propofol sedasyonu sonrası OSKÇ değerlerinde istatistiksel anlamda bir azalma gözlendi (P<0,05). Ketamin uygulanan hastaların sedasyon sonrası vital bulgularında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olmadı (p>0,05). Propofol uygulanan hastalarda ise sistolik ve diyastolik kan basıncı, nabız ve SpO2 değerlerinde sedasyon sonrası düşme tespit edildi (p<0,05). Ketamin, OSKÇ ve vital bulgular üzerinde anlamlı değişiklik oluşturmadığından hemodinamik açıdan unstabil ve/veya İKB artış şüphesi olan hastalarda güvenle kullanılabilir. Propofol ise OSKÇ üzerinde orta düzeyde, vital bulgular üzerinde ise büyük düzeyde azaltıcı etki göstermektedir. İKB artış şüphesi olan ve/veya hemodinamik açıdan unstabil olmayan hastalarda kullanılması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Ketamin, propofol, intrakraniyal basınç, optik sinir kılıf çapı, ultrasonografi
  • Öğe
    Hemodiyaliz hastalarında nutrisyon ve inflamasyon durumunun kardiyovasküler sonlanımlar ve mortalite ile ilişkisi
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Kır, Ahmet; Eren, Zehra
    Hemodiyaliz (HD), son dönem böbrek hastalığı (SDBH) tanısı alan hastalarda en sık uygulanan renal replasman tedavi yöntemidir. Hemodiyaliz hastalarında kardiyovasküler risk ve buna bağlı mortalitenin, malnutrisyon ve inflamasyon ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Ancak, pratikte bu durumu değerlendirmek için kullanılan C-reaktif protein (CRP), albümin ve lökosit gibi inflamasyon ve malnutrisyon parametrelerinin, hastaların nutrisyonel ve inflamatuar durumlarının tespitinde yeterli olmadığı düşünülmektedir.Bu çalışmanın amacı, hemodiyaliz hastalarının laboratuvar verilerine dayanarak hesaplanan Controlling Nutritional Status (CONUT) skoru, Prognostik Nutrisyon İndeksi (PNI), Nutrisyonel Risk İndeksi (NRI), Sistemik İmmün-İnflamasyon İndeksi (Sİİ), Monosit/Lenfosit Oranı (MLR) ve Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR) değerlerinin, HD hastalarında kardiyovasküler sonlanımlar ve mortalite ile ilişkisini ortaya koymaktır. Bu çalışma, Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Başkent Üniversitesi Alanya Uygulama ve Araştırma Hastanesi ve Özel Alanya Can Diyaliz Merkezi'nde 1 Ocak 2023 ile 1 Ocak 2024 tarihleri arasında en az üç ay süreyle hemodiyaliz tedavisi görmüş, 18 yaşından büyük hastalar üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Hastalara ait hekim notları, laboratuvar sonuçları, tıbbi görüntüleme kayıtları, hemodiyaliz verileri ve patoloji raporları, ilgili hastanelerin otomasyon sistemleri aracılığıyla elde edilmiştir.2023 yılı Ocak ayına ait laboratuvar verilerinden hesaplanan hastaların parametreleri A olarak, 2024 yılı Ocak ayına ait verilerden ya da çalışma süresi içerisinde vefat eden hastalar için vefat tarihinden önceki son verilerinden hesaplanan parametreleri B olarak ifade edilmiştir. Controlling nutritional status skoru, prognostik nutrisyon indeksi, nutrisyonel risk indeksi nötrofil/lenfosit oranı, monosit/lenfosit oranı, sistemik immün-inflamasyon indeksi ile hastaların mortalite ve kardiyovasküler sonlanımları arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Çalışmamız, yaşları 22 ile 88 arasında olan, 96'sı (%39,3) kadın ve 148'i (%60,7) erkek olmak üzere toplam 244 olgu ile yapılmıştır. Hastalar, yaşayanlar, vefat edenler, yeni gelişen kardiyovasküler sonlanımı olanlar ve yeni gelişen kardiyovasküler sonlanımı olmayanlar olarak gruplara ayrılmıştır. Hastaların 31'i (%12,7) vefat ederken, 213'ü (%87,3) yaşamaktaydı. Hastaların 22'sinde yeni kardiyovasküler olay gelişmiş, 222'sinde ise yeni gelişen kardiyovasküler olay saptanmamıştır. MLR yüksek olanlarda mortalite oranı düşük olanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Mortalite riski açısından cutoff noktası ?0,36 VI olarak belirlenmiştir (duyarlılık %84,2; özgüllük %62,4). NLR yüksek olanlarda mortalite oranı daha yüksek bulunmuştur. Cutoff noktası ?3,43 olarak saptanmış (duyarlılık %86,8; özgüllük %53,1). Sİİ yüksek olanlarda mortalite oranı daha yüksek saptanmıştır. Cutoff noktası ?725,2 olarak tespit edilmiştir (duyarlılık %81,6; özgüllük %48,4). PNI değeri yüksek olanlarda mortalite oranı daha düşük bulunmuştur. Cutoff noktası ?8,95 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %75,6; özgüllük %63,2). NRI değeri yüksek olanlarda mortalite oranı daha düşük bulunmuştur. Cutoff noktası ?45,24 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %65,3; özgüllük %57,9). CONUT skoru normal, hafif, orta ve ağır düzeyde beslenme yetersizliği olarak gruplandığında mortalite oranları sırasıyla %1,3, %8,6, %31,1 ve %85,7 olarak bulunmuştur. CONUT skorundaki artış ile mortalite oranı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,001). MLR kardiyovasküler sonlanım riski açısından değerlendirildiğinde, cutoff noktası ?0,36 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %77,3; özgüllük %36,5). NLR için ise cutoff noktası ?3,9 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %68,2; özgüllük %52,3). Sİİ kardiyovasküler sonlanım açısından Ki-kare testinde anlamlı bulunmuş olsa da ROC Curve analizinde anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p=0,061). 2024 verileri incelendiğinde, CONUT skoru normal ve hafif düzeyde beslenme yetersizliği olarak gruplandığında kardiyovasküler olay sıklığı sırasıyla %3,9, %7,8 iken orta ve ağır düzeyde beslenme yetersizliği olanlarda ise %19,2 olarak bulunmuştur. CONUT skorundaki artış ile kardiyovasküler olay sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır (p=0,010). Ek hastalık varlığına göre sağkalım durumu değerlendirildiğinde, hipertansiyon tanısı olanlarda olmayanlara göre mortalite oranı daha yüksek saptanmış ve bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Bu çalışmada, inflamasyon parametreleri olan monosit/lenfosit oranı, nötrofil/ lenfosit oranı ve sistemik immün-inflamasyon indeksi (Sİİ) ile hemodiyaliz hastalarında kardiyovasküler sonlanım ve mortalite arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Malnutrisyon parametreleri olan PNI, CONUT ve NRI'nın hemodiyaliz hastalarında mortalite ile ilişkili olduğu belirlenmiş, ancak kardiyovasküler sonlanımların yalnızca CONUT skoru ile anlamlı ilişki gösterdiği tespit edilmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda, klinisyenlerin hemodiyaliz hastalarını değerlendirirken bu parametreleri kullanmalarının faydalı olabileceği ve bu parametrelerin kardiyovasküler hastalıklar ve mortalite açısından erken birer belirteç olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: mortalite, hemodiyaliz, Prognostik nutrisyon indeksi, Nutrisyonel risk indeksi, Controlling Nutritional Status (Nutrisyonel Durum Kontrolü) skoru, Sistemik immün-inflamasyon indeksi, Monosit/lenfosit oranı, Nötrofil/lenfosit oranı
  • Öğe
    Yağlı karaciğeri olan hastalarda Hepatit B belirteçlerinin karaciğer fibrozisi üzerindeki etkisinin farklı skorlama sistemleri ile değerlendirilmesi
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2025) Bülbüller, Eda Nur; Erdoğan, Aşkın
    Giriş: Yağlı karaciğer hastalığı ve kronik hepatit B (HBV) enfeksiyonu karaciğer fibrozisi gelişimi açısından bağımsız risk faktörleri olarak tanımlanmıştır. Ancak bu iki patolojinin eş zamanlı varlığının fibrozis progresyonuna etkisi net değildir ve sonuçlar çelişkilidir. Bu çalışmanın amacı, karaciğer yağlanması olan bireylerde hepatit B virüsü (HBV) ile karşılaşma durumuna göre oluşturulan serolojik gruplar arasında karaciğer fibrozisinin non-invaziv skorlama sistemleri ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Gerekçe ve Yöntem: Retrospektif olarak planlanan bu çalışmaya, karaciğer yağlanması saptanan 286 hasta dahil edilmiştir. HBV ile hiç karşılaşmamış bireyler, HBsAg pozitif taşıyıcılar, HBV geçirmiş immün hastalar (anti-HBs ve anti-HBc pozitif) ile izole anti-HBc pozitif hastalar şeklinde dört gruba ayrılmıştır. Her bir hastanın demografik, klinik ve biyokimyasal verileri ile birlikte FIB-4, APRI, GPR ve NAFLD Fibrosis Skoru (NFS) hesaplanmış; serolojik gruplar arasında fibrozis skorları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Fibrozis skorları gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiştir. FIB-4 ve NFS skorları en yüksek İzole Anti-HBc pozitif grupta, APRI ve GPR skorları ise en yüksek HBV taşıyıcısı grupta saptanmıştır. (p<0,01) HBV ile hiç karşılaşmamış ve geçirmiş immün bireylerin fibrozis skorlarının daha düşük olduğu görülmüştür. Tüm gruplarda yapılan korelasyon analizlerinde FIB-4 ile APRI ve NFS arasında %62-74 arasında orta- güçlü, FIB4- GPR arasında %54-24 arasında orta-düşük düzeyde korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Hepatit B taşıyıcılığı ve okkült HBV enfeksiyonu, yağlı karaciğer hastalarında fibrozis riskini artırabilir ve bu hasta grubunda daha dikkatli bir klinik yaklaşım gerekebilir. Non-invaziv skorların birlikte kullanımı, klinik karar sürecini destekleyebilir. Bulguların, biyopsi gibi altın standart yöntemlerle doğrulandığı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Steatotik karaciğer hastalığı, Hepatit B virüsü, Karaciğer fibrozisi