2019 - Cilt 3 - Sayı 1

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 17 / 17
  • Öğe
    Konka Büllöza tipleri ile septum deviasyonu ve maksiller sinüzit arasındaki ilişkinin araştırılması: 293 paranazal bilgisayarlı tomografinin analizi
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Aksakal, Ceyhun
    Amaç: Bu çalışmanın amacı orta konka pnömatizasyonunun 3 tipi olan lamellar, bülböz ve ekspensive tip konka büllöza (KB) ile maksiller sinüzit ve septum deviasyonu (SD) arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Hastalar ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmada Tokat Devlet Hastanesinde 1 ocak 2017 ile 1 temmuz 2017 arasında başvurmuş ve sinonazal patoloji şüphesi ile Paranazal BT tetkiki yapılmış 293 (586 taraf) hastanın Bilgisayarlı Tomografi (BT) görüntüleri değerlendirilmiştir. KB tipleri ile maksiller sinüzit ve SD arasındaki ilişki istatistiksel yöntemlerle araştırılmıştır. Bulgular: Bilateral KB 74 (%61,66) hastada tespit edilirken unilateral KB 56 (%38,33) hastada tespit edilmiştir. Lamellar tipin bulunduğu hastalarla, bulunmadığı hastalar arasında, bülböz tipin bulunduğu hastalarla, bulunmadığı hastalar arasında, ekstensiv tipin bulunduğu hastalarla, bulunmadığı hastalar arasında maksiller sinüzit varlığı açısından istatistiksel fark bulunamamıştır (sırasıyla, p>0,05; p>0,05; p>0,05). Lamellar tip KB’si bulunanlarda SD diğer tiplere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az bulunmuştur (p<0,05). Bülböz tipin ve ekstensivin tipin bulunduğu hastalarla bulunmadığı hastalar arasında SD varlığı açısından istatistiksel fark yoktur (sırasıyla, p>0,05;p>0,05). Sonuç: KB nin tiplerine göre maksiller sinüzit varlığının sıklığı arasında ilişki bulunmazken SD bülböz ve ekstensiv tipte lamellar tipe göre daha fazla bulunmuştur.
  • Öğe
    Loose seton technique as a conventional procedure for the treatment of anal fistula and long-term results
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Çalış, Hasan
    Aim: The seton technique has long been used with success for the treatment of anal fistulas. This technique is recommended in the literature as a method which decreases anal incontinence in fistula surgery. This study aims to retrospectively analyze the long-term outcomes of anal patients on whom we performed loose seton technique for fistula surgery. Patients and Methods: The information of 50 patients with the diagnosis of anorectal fistula on whom loose seton technique was performed at our clinic between November 2014 and June 2016 were retrospectively reviewed by using the individual follow-up forms of each patient. Results: Fifty patients were included in the study. The mean follow-up time was 21 months. The etiology was crypto glandular abscess in 20 patients, Crohn's disease in 2 patients and idiopathic in 28 patients. In 23 patients without spontaneous resolution of fistula and incomplete division of internal sphincter muscle fibers underwent controlled fistulotomy. Spontaneous resolution of fistula tract had occurred in the remaining 27 patients. In all patients included in the study, complete healing was achieved and no recurrence, no total incontinans occurred during the 21-month mean follow-up period. Conclusion: New treatment modalities have emerged for anal fistulas in recent years. Many studies were performed comparing these modalities to the conventional methods and none of these studies showed superiority over the conventional methods. The loose seton procedure is a well-tolerated modality for the treatment of anal fistula with low recurrence and incontinence rates during a long follow-up period of 21 months.
  • Öğe
    Skleraya sabitlenen göz içi lensi uygulama teknikleri
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Recep, Ömer Faruk
    Göz içi lens uygulamalarında en uygun konum arka kamaradır. İnsanın kendi lensinin bulunduğu konuma uygulama yapılabilmesi için katarakt cerrahilerinde lensin kapsülü uygun şekilde korunur ve içine yapay lens yerleştirilir. Kapsülün korunamadığı olgularda göz açısına, irise veya skleraya sabitlenen lens uygulamaları gündeme gelir. Skleraya sabitlenen göz içi lens uygulamaları ilk ortaya atıldığı günden itibaren büyük bir gelişme göstermiştir. Günümüzde dikişli ve dikişsiz olmak üzere çok sayıda ve çok değişik endikasyonlarla kullanılan skleraya sabitleme teknikleri bulunmaktadır. Bu derlemede özet olarak bu tekniklere yer verilecektir.
  • Öğe
    Batı Karadeniz bölgesi Karabük ili ve çevresinde temporomandibular eklem disfonksiyon prevalansının değerlendirilmesi
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Çebi, Ahmet Taylan
    Amaç: Bu araştırmanın amacı Karabük ili ve çevresinden temporomandibular eklem (TME) disfonksiyonu şikâyeti ile kliniğimize başvuran hastaları yaş, cinsiyet, semptom ve disfonksiyonun türü açısından değerlendirmektir. Yöntemler: Çalışmaya, Aralık 2016-Mart 2018 tarihleri arasında, kliniğimize TME disfonskiyonu ile başvuran 233 hasta dahil edilmiştir. İlgili muayeneler tek bir hekim tarafından, bilateral olarak yapılmıştır. TME bozukluğu teşhisi konulurken, Temporomandibular Rahatsızlıklar/ Teşhis Kriterleri Eksen I (TMR/TK Eksen I)’den ve manye-tik rezonans görüntülemeden yararlanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonuçlarına göre, 19-48 yaş aralığındaki bireylerde ve kadınlarda TME disfonksiyon görülme prevalansı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001, p<0.05). En belirgin semptom ağrıydı ve bunu sırasıyla eklemde klik sesi ve krepitasyon takip etti. Teşhis edilen TME disfonksiyonlarının türü-hasta sayısı yönünden değerlendirmede ise Redüksiyonlu Disk Deplasmanı tanısına sahip hasta sayısı diğer disfonksiyon türlerine sahip hasta sayılarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur (p<0.001). Sonuç: Bizim bölgemizdeki TME disfonksiyonlarının büyük çoğunluğu genç ve yetişkinlerde ve daha çok kadınlarda ortaya çıkan Redüksiyonlu Disk Deplasmanı (kas problemlerinin eşlik etmediği) olarak gözükmektedir.
  • Öğe
    Hemodiyaliz amaçlı açılan arterio-venöz fistüllerde gelişen endotel disfonksiyonuna statinlerin etkisi
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Etli, Mustafa; Yavuz, Turhan; Kayan, Mustafa; Sezer, Mehmet Tuğrul
    Amaç: Bu çalışmamızda; düzenli ve yeterli şekilde, en az 6 aydır, son dönem böbrek hastalığı nedeniyle hemodiyalize giren hastalarda Atorvastatin tedavisinin antihiperlipidemik etkilerinin yanında endotel disfonksiyonu(ED) üzerine etkisine akım aracılı dilatasyon (flow-mediated dilation, FMD) testi ile bakarak statinin arterio venöz fistül açıklığı üzerine etkilerini araştırdık. Hastalar ve Yöntem: Çalışmada 15 kontrol ve 15 atorvastatin alan hasta incelendi. ED’nun değerlendirilmesi daha önce tanımlandığı şekilde FMD Ölçümü yapılarak fistül olan kolda brakial arterdeki akım aracılı dilatasyonun değerlendirmesi ile yapıldı. Bulgular: LDL ilk ve son değer farkının statin verilen ve verilmeyen gruplara göre bağımsız T-testi ile karşılaştırlmasında; Statin verilen gurupta LDL değerleri istatistiksel olarak belirgin anlamlıydı (p=0,000, p<0,01). Ayrıca FMD ilk ve son değer farkının statin verilen ve verilmeyen gruplara göre göre bağımsız T-testi ile karşılaştırlmasında ise: Statin verilen gurupta FMD değerleri verilmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlıydı (p =0,001, p< 0,01). Sonuç: Yaptığımız çalışmada da endotel disfonksiyonunu göstermek için uyguladığımız FMD test sonuçları; i) statin gurubuyla, kontrol gurubu karşılaştırıldığında statin gurubu lehine istatiksel olarak anlamlı olduğu, ii) statin gurubunda ateroskleroz gelişimindeki azalmaya bağlı olarak fistül gelişimi ve açıklık oranının istatiksel olarak daha anlamlı olduğu şeklinde açıklanabilir. Bu bulgular doğrultusunda statin AVF hastalarında kısa dönem fistül açıklığının sağlanması ve diyalize giriş yolunun ek işleme gerek kalmadan korunması yönünden statin kullanımının gerekli olduğu düşüncesindeyiz.
  • Öğe
    Prevalence of chronic kidney disease and hyperuricemia in gout arthritis patients
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Hüzmeli, Can; Timuçin, Meryem; Güllü, Murat; Öztürk, Kazım; Yetimoğlu, Eylem; Candan, Ferhan
    Aim: The aim of this study is to determine the prevalence of Chronic renal disease (CKD) in the patients known with gout arthritis. Method:A total of 162 patients with gout arthritis diagnosed between 2014 and 2017 were included in the study. Our work is a retrospective study. Glomerular filtration rate was calculated by Modification of Renal Disease (MDRD) method. Results: The mean age of the patients was found as 59,64 ± 14,54 (18-93). The majority of patients are male. Mean uric acid levels of the patients were found to be 9.07 mg / dL ± 1.75 (4-14.7). Among these individuals with gout arthritis, % 39,5 (64) had CKD stage 3-5, %46,9 (76) had hypertension, %18,5 (30) had diabetes mellitus, %14,2 (23) had coronary artery disease. 33.3% of the patients had CKD stage 2. Nephrolithiasis was detected in 22 of 85 ultrasound patients. The use of diuretics was detected in 36 of the patients. The consultation rate requested by the dietician was 41,4%. Conclusions: Hyperuricemia and hypertension are high in CKD. Diuretics used in the treatment of hypertension and edema may trigger gout arthritis. Similar to other studies in our study, the prevalence of CKD in gout arthritis was found high.
  • Öğe
    Kalça cerrahisi yapılan düşkün yaşlı hastada lomber pleksus bloğu: Olgu sunumu
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Balcı, Mehtap Arda; Şimşek, Asiye Çiğdem; Atay, Yunus Emre; Ertekin, Ayşe; Tahta, Yahya
    Alt ekstremite periferik sinir blokları, ortopedik cerrahi işlemler başta olmak üzere mortalite ve morbiditeyi ciddi oranda azaltabilen uygulamalardır. Bu uygulamalar, nöroaksiyal bloklar ve genel anesteziye göre daha az komplikasyona sahip olmaları, hastalara etkin postoperatif analjezi temin etmeleri ve hastaların mobilizasyonlarını hızlandırmaları nedeniyle sıklıkla kullanılan üstün anestezi ve analjezi uygulamalarıdır. Bu olgu sunumundaki geriatrik hastada lomber pleksus bloğu güvenle kullanılarak hastanın cerrahisi tamamlanmıştır. 78 yaşında 75 kg olan erkek hasta düşme sonucu sol femur fraktürü gelişmesi nedeniyle ortopedi servisine yatırılmıştır. Hastanın yapılan preoperatif değerlendirilmesinde alzheimer hastası olduğu, akut bronşit tanısıyla göğüs hastalıkları tarafından tedavi başlandığı, hipertansiyon, kardiyak aritmi, diabetes mellutus tanılarının olduğu ve tedavi aldığı öğrenildi. Bu olgu sunumunda, American Society of Anesthesiologists’e göre ASA 4 sınıflandırmasında yer alan geriatrik kalça cerrahisi yapılacak hastaya anestezi yöntemi olarak lomber pleksus bloğu uygulandı. Lomber pleksus bloğu ile hastada operasyon için etkin analjezi sağlandı. Hastanın operasyon süresince hemodinamisi stabil olarak seyretti ve güvenli bir anestezi sağlandı. Hastanın yüksek ASA’ya sahip olması genel anestezi ve spinal anestezi için riskli bulunmuştur. Bundan dolayı, geriatrik hastalarda ve ortopedik cerrahilerde periferik blokların diğer anestezi yöntemlerine göre güvenli bir alternatif olacağı düşüncesindeyiz.
  • Öğe
    Non-cirrhotic Hyperammonemia causing altered sensorium in a patient who underwent Urinary diversion 43 years ago.
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Ashraf, Niyaz Channanath; Shihabudheen, P.; Uvaıs, N. A.; Mohammed, T. P.
    Ureterosigmoidostomy, a urinary diversion procedure performed for treatment of congenital urologic defects or bladder cancer, can rarely presents with hyperammonemia even in the absence of coexistent liver disease. Here, we report the case of a 47-year-old man who developed hyperammonic encephalopathy 43 years after ureterosigmoidostomy. Therefore, hyperammonemic encephalopathy after ureterosigmoidostomy is an iatrogenic, but treatable problem which must be considered in the differential diagnosis of altered consciousness in the critical care settings.
  • Öğe
    Postprandial lipemide serum paraoksonaz 1 (PON1) aktivitelerinin incelenmesi
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Altınkaynak, Yahya; Örem, Asım; Altınkaynak, Buket Akcan; Kural, Birgül Vanizor; Yücesan, Balaban Fulya; Örem, Cihan
    Amaç: Paraoksonaz-1 (PON1) HDL yapısında bulunan, HDL ve LDL’yi oksidasyondan koruyarak aterosklerotik lezyonlardaki oksidatif stresi azaltan antioksidan bir enzimdir. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı kişilerin oral trigliserid tolerans testine (OTTT) verdikleri cevaba göre PON1 enziminin paraoksonaz, arilesteraz ve laktonaz aktivitelerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Gönüllüler, yaşları 18-55 arasında değişen 45 kadın ve 51 erkek olmak üzere toplam 96 sağlıklı bireyden oluşmaktadır. Gönüllüler, açlık ve OTTT sonrası 2, 4 ve 6’ncı saatlerdeki TG seviyeleri kullanılarak hesaplanan eğri altındaki alan (AUC) değerlerine göre üç farklı gruba ayrılmıştır. PON1 enzim aktiviteleri ve diğer parametreler OTTT cevabı düşük olan grup ile yüksek olan grup arasında karşılaştırıldı. PON1 enzim aktiviteleri spektrofotometrik metodlarla belirlendi. Bulgular: Erkeklerde üst grup ile alt grup karşılaştırıldığında aterojenik lipid profili, artmış total kolesterol ve LDL-K ile azalmış HDL-K düzeyleri gözlemlendi. PON1 laktonaz aktivitesi erkeklerde kadınlara göre anlamlı düşük bulundu (P<0.05). PON1 laktonaz aktivitesi her iki cinste de OTTT süresince zamana bağlı olarak artış gösterdi. Kadınlarda, üst grupta PON1 arilesteraz aktivitesi alt gruba göre anlamlı yüksek bulundu (P<0.022). Sonuç: OTTT cevabı yüksek olan üst grupların aterojenik lipit profiline sahip oldukları gözlemlenmiştir. PON1 enzim aktivitelerinin oksidatif strese bir cevap olarak postprandial dönemde genellikle artış eğiliminde olduğu, ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç duyulduğu düşünülmüştür.
  • Öğe
    Bilateral superior semicircular canal dehiscence in patient with persistent ear pain
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Çoban, Kübra; Kural, Feride Rahatlı; Aydın, Erdinç
    Superior semcircular canal dehiscence is a radiological diagnosis which is associated with sound-induced hearing loss, vertigo, nystagmus and oscillopsia. The clinical manifestations have been explained by the absence of a bony cover, generating a ‘third window’. In one temporal bone survey the prevelance was reported as 5 cases in 1000 temporal bones, whereas, bilateral involvement was observed in one case. Here we present an otherwise healthy adult patient suffering from bilateral persistent ear pain, in whom bilateral superior semicircular canal dehiscence was the sole pathology. Bilateral canal dehiscence is a very rare entity and ear pain is unlikely in these cases. To our knowledge, there has been no similar cases reported in the literature so far.
  • Öğe
    Anterior deltoid insertion distance to various bony landmarks before and after humeral head lateralization
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Özmanevra, Ramadan; Kaya, Erol
    Aim: Moment arm of anterior part of deltoid muscle is increased as working principle of reverse shoulder arthroplasty and anterior part of deltoid muscle insertion could be damaged during proximal humerus surgery. The purpose of the present study was to report distances from various bony landmarks to anterior, superior, medial insertion points of deltoid before and after implantation 5mm thick glenoid implant. Patients and Methods: 12 shoulders of formalin fixed adult cadavers were used at the present study. The distances from greater tubercle to deltoid insertion, anteriorlateral corner of acromion to deltoid insertion, coracoid tip to deltoid insertion, upper pole of glenoid to deltoid insertion, and humeral length (greater tubercle to lateral epicondyle) were measured using digital caliper and measurement tape before and after implantation of 5mm thick pegged glenoid trial (Bigliani/Flatow Total shoulder arthroplasty, Zimmer, Warsaw, IN). Results: At tape measurement, glenoid to deltoid insertion distance was higher at post implant group at right shoulders (p:0.04). When all shoulders were compared, coracoid to deltoid insertion distance was higher at implanted group (p:0.04). Conclusion: Deltoid insertion lateralization could be detected from the bony landmarks around the glenoid especially the coracoid tip
  • Öğe
    Kolonoskopi hazırlığı esnasında başlayan atriyal fibrilasyon olgusu
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Şanlıer, Merve; Karahan, İrfan
    Atriyal fibrilasyon; sıklığı yaşla artan, tromboembolik olay gibi ciddi mortalite ve morbiditelerle seyredebilen sık bir aritmidir. Bu durumun tanınması ve erken önlem alınması çok önemlidir. Kolonoskopi işlemi, gerek tanısal ve tarama amaçlı, gerek tedavi amaçlı sık kullanılan bir girişimsel yöntemdir. Kolonoskopi işlemi öncesi, barsak boşalmasını sağlamak amacıyla özel bir diyet ve barsak boşaltıcı ilaçlar uygulanmaktadır. Özellikle yaşlı hastalarda sıvı kaybı ve aritmi gibi durumlar açısından dikkatli olunmalıdır. Bu olguda kolonoskopi hazırlığı esnasında gelişen bir atriyal fibrilasyon olgusu rapor edilmiştir.
  • Öğe
    Glu 298-Asp And T786-C polymorphisms of endothelial nitric oxide synthase gene in coronary artery disease patients
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Kaçmaz, Yücel; Gürlertop, Hanefi Yekta; Yıldırım, Özge Turgay; Akşit, Ercan; Aydın, Abdurrahman Fatih
    Aim: We aimed to investigate the association of eNOS gene with Glu298-Asp and T-786C polymorphisms with Coronary artery disease (CAD) and to contribute to the elucidation of the genetic factors involved in the development of CAD. Patients and Methods: A total of 200 patients were evaluated. Severe CAD was defined as ? 50% stenosis in at least one of major coronary arteries and these patients were taken into the CAD group (n=144). Patients without stenosis were included in the control group (n=66). Results: After the evaluation of T-786C polymorphism, there was no significant difference between TT (p=0,660), TC (p=0,73) and CC (p=0,634) genotypes between CAD and control groups. There was no significant difference between the groups in both dominant (p=0,439) and recessive (p=0,622) model comparisons. When Glu 298-Asp polymorphism was examined, there was no statistically significant difference between GG (p=0,836), GT (p=0,581) and TT (p=0,767) genotypes when the groups were compared according to genotype distributions. The groups were statistically similar according to both dominant (p=0,697) and recessive (p=0,485) model com-parisons. Conclusion: There was no statistical correlation between T-786 C and Glu 298-Asp polymorphisms and CAD. Similar studies with larger study populations should be conducted to clarify the role of T-786 C and Glu 298-Asp polymorphisms.
  • Öğe
    Hospitalize kandidürili hastalarda risk faktörlerinin araştırılması
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Korkmaz, Derya; Demirtürk, Neşe; Keşli, Recep; Konya, Petek
    Amaç: Üriner sistem infeksiyonları (ÜSİ), hastanede yatan hastalarda en sık görülen infeksiyonlardır. ÜSİ’larından sorumlu etkenler genellikle bakteriler olmakla birlikte, %10’unda fungal etkenler saptanmakta, bunlar arasında da Candida türleri ilk sırada yer almaktadır. Bu çalışmada hastanede yatan hastalarda kandidüri için risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya Ağustos 2012 – Ağustos 2013 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yatan ve idrar kültürlerinde kandida türleri üreyen 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Her hasta için genel risk faktörleri, üriner sisteme yönelik risk faktörleri, kateter kullanım bilgileri, fizik muayene bulguları, biyokimyasal ve mikrobiyolojik laboratuar bulguları izlem formumuza kaydedildi. İzole edilen candida türleri Phoenix yeast ID otomatize sistem ile tiplendirildi. Integral system yeast plus kiti ile antifungal duyarlılık testleri gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya 45’i kandidüri saptanan çalışma grubu, 45’i bakteriüri saptanan kontrol grubu olmak üzere 90 hasta alındı. Araştırılan risk faktörlerinden DM (p=0.057), üriner kateter kullanımı (p=0.015), son 30 gün içerisinde invaziv girişim öyküsü (p=0.024) , hastanede yatış süresi (p=0.017), antibiyotik kullanımı (p=0.001), yoğun bakım ünitesinde yatış öyküsü (p=0.058) çalışma grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı derecede sık tespit edildi. En sık izole edilen Candida türü C.albicans'tır. Sonuç: Antibiyotiklerin kontrollü kullanımının, üriner katater girişiminin uygun endikasyonlarda yapılmasının, diyabetik hastalarda kan şekeri regülasyonun sağlanmasının ve gerek hastane gerekse yoğun bakım ünitelerinde yatış sürelerinin kısaltılmasının kandidüri sıklığının azaltılmasında etkili olacağı düşünülmüştür.
  • Öğe
    Çocuklarda üriner sistem taşı klinik görünümü ve metabolik özellikleri: Tek merkez deneyimi
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Gemici, Atilla; Atmış, Bahriye; Ergün, Raziye
    Amaç: Çalışmamızda hastanemize üriner sistem taş hastalığı (ÜSTH) saptanarak başvuran çocukların demografik özellikleri, metabolik etyolojileri ve tedaviye yanıtlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: 01/04/2017-31/03/2018 arası Çocuk Nefroloji-Üroloji kliniklerine başvuran ÜSTH tanısı konulmuş 259 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Olguların en fazla başvuru şikayeti, başka nedenlerle yapılan ultrasonografide saptanan ÜSTH (n:100, %38.6) idi. Olguların 52’sinde (%20.1) piyüri ve idrar kültüründe üreme vardı. Hematüri 31 (%11.2) olguda saptandı. Hipositratüri (38/82) %46.3, hipomagnezüri (22/116) %13.2, hiperkalsiüri (28/225) %12.4, hiperürikozüri (17/219) %7.7, hiperokzalüri (4/76) %5.2 olguda tespit edildi. Serum vitamin D düzeyi olguların (15/259) %5.8’inde yüksekti. Taş yerleşimi en sık böbrek alt polünde (%38.2) saptandı. Medikal tedavi verilen olgu 92 (%35.5), vücut dışı şok dalga litotripsi (ESWL) yapılan 34 olgu (%13.12), diğer cerrahi girişimlerin yapıldığı olgular ise 9 (%3.74) idi. 17 olguya eş zamanlı medikal ve cerrahi tedavi uygulandı. Takibe devam eden 199 olgunun ortanca takip süresi 3 ay (en kısa 1 ay en uzun 12 ay) idi. Son takiplerinde hastaların 142’sinde (%71.35) iyileşme görülürken, 36’sında (%18.05) taş boyutunda değişiklik saptanmadı, 21’inde (%10.6) ise taş boyutunda artış mevcuttu. Sonuç: Günümüzde tanısal yöntemlerin artması ile çocuklarda ÜSTH’nın nadir olmadığı görülmektedir. Metabolik nedenin saptanması ve tedavisi; taş tekrarını, cerrahi işlem gereksinimini ve etkilenmiş çocuklarda SDBY azalttığı kanaatindeyiz.
  • Öğe
    Measurement of parathyroid hormone level in early diagnosis of hypocalcemia after total thyroidectomy
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Çalış, Hasan; Arıcı, Ayşe Gülbin; Doğru, Volkan; Arıcı, Cumhur
    Aim: Hypoparathyroidism is a major complication of thyroid surgery. Inadvertent removal of the parathyroid glands or nutritional deterioration of the parathyroid glands are the most important mechanisms that explains the reduction of postoperative parathyroid functions. In this study, postoperative parathyroid hormone (PTH) level was analyzed in order to prevent hypocalcaemia and enable the patients to be discharged safely. Patients and Methods: Preoperative calcium level, postoperative 20 minutes, 4 hours, 24 hours levels, 10 days and 6 months calcium level and 20 minutes, 4 hours and 24 hours PTH level and postoperative complications and histopathology results of the 85 patients who had total thyroidectomy were recorded. Patients were given calcium carbonate and/or calcitriol or they were discharged without any treatment depending on their PTH level on the postoperative 24 hours. Results: In our study, PTH levels analyzed on the postoperative 20 minutes, 4 hours and 24 hours were found to be statistically significant (p:0,0001) to be able to detect hypocalcaemia in an early stage. However PTH level was found to be statistically more sensitive (%91.5) on the postoperative 20 minutes. In our study, postoperative calcium levels were not found to be significant in detecting hypocalcaemia in an early stage that may develop after total thyroidectomy. Conclusion: We are in the opinion that with a PTH level analyzed on the 20th postoperative minute, patients can be discharged safely 24 hours after the surgery; furthermore, we also believe that in the presence of a higher level than 10 pg/ml PTH level we will not observe postoperative hypocalcaemia symptoms.
  • Öğe
    Early and mid-term efficacy of volar titanium lock plate applications in radial distal intraarticular fractures
    (Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2019) Candan, Bangin Bekir; Akalın, Yavuz; Çevik, Nazan; Öztürk, Alpaslan; Özkan, Yüksel
    Aim: To determine the efficacy of the functional and radiological results of the patients who underwent titanium volar locking plaque in adult distal radius fractures with early and mid-term analysis. Patients and methods: 64 patients (67 fractured limbs) who underwent volar locking plate due to distal radius fracture were retrospectively analyzed. The mean age was 53.31 (18-75). They were classified according to the Frkyman classification and AO classification. The modified Gartlant Werley Score, Disability of the Arm, and Hand (DASH) score were evaluated according to Modified Stewart scoring system. Results: According to Modified Gartland-Werley Score, 35 (52.2%) were evaluated as excellent, 27 (39.7%) as good, 4 (5.9%) as moderate and 1 (1.5%) as poor. The mean value of DASH score was 9.5 ± 8.8 (0-35). Palmar slope preoperatively was -5.58 ± 14.9 [(-50) - (30)], postoperatively 3.65 ± 10.88 [(- 30) - (+ 45)]. Radial height, radial inclination and palmar slope were significantly improved (p = 0.001). When Stewart radiological score was evaluated, 37 (54.4%) were excellent, 26 (38.8%) were as good and 4 (5.9%) as moderate. Conclusion: It is possible to obtain good results in adult distal radius fractures with good evaluation of the fracture, choosing the appropriate treatment method, using the appropriate surgical technique, good anatomy and robust fixation. Detection of fracture with titanium voler plate is an effective treatment method, allowing early movement to accelerate healing and contribute positively to the result.